4 Kasım 2026’da, DEM Parti’nin organize ettiği ve diğer partilerin katılım gösterdiği basın açıklamaları oldu. Bu açıklamalar Edirne Cezaevi, Kocaeli-Kandıra Cezaevi ve Ankara-Sincan Cezaevi’nde gerçekleşti. Biz de Emekçi Hareket Partisi olarak elbette diğer yoldaşlarımızla beraber Kandıra Cezaevi’nin önündeydik.
Cezaevlerinin önünde toplandık; çünkü bir mahkeme kararıyla o cezaevlerine konulmuştu Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve diğer adını sayamadığım yoldaşlarımız. Mahkemeler ceza vermişti ama bu mahkemeler hemen orada bitmiyor. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de başka kararlar verdi en sonunda. O mahkeme kararıysa bunlar da mahkeme kararı ve üst mahkeme kararı.
Diyelim ki tartıştık ve anlaşamadık, siyaset yaptık ve anlaşamadık ama artık son bir mahkeme kararı var. Yüksek mahkeme kararları herkesi bağlar. Anlaşamıyorsak dahi mahkeme kararları anlaşmazlıkları karara bağlar. Biz o mahkeme kararları verilince gidip yatıyoruz senelerce ama lehimize kararlar çıkınca kimse dinlemiyor. Ceza çıkınca bağımsız yargının takdiri, lehimize karar çıkınca “uymuyorum, saygı da duymuyorum”. Artık bu mahut çelişkinin giderilmesi gerekiyor.
Cezaevlerinin önüne gittik ve bu yalın gerçeği bir kez daha gözler önüne serdik. Bizim görevimiz bu. Anlaşılmamış olanı tekrar tekrar anlatmak, izah etmek. Çünkü en iyi öğretme biçimi, tekrar anlatmaktır.
Anayasa var, Anayasa Mahkemesi var, uluslararası sözleşmeler var, bütün yüksek mahkeme kararları var. Bu kararlara uyulması gerekiyor. Yüksek mahkemeden öteye köy yok.
Süreçle ilgili yasa çıktı. Zaman, bekleme zamanı değil; yasayı uygulama zamanı. Hangi kurul toplanacaksa toplanmalı, hangi mekanizma çalışacaksa çalışmalı. Bir karara varılsın ve süreç işlesin. Artık yürümek gerekiyor, beklemenin kimseye faydası yok.
Silahlar sustu, raporlar yazıldı, yasa hazırlandı ama siyasi iktidar gereken adımları bir türlü atmıyor. Verilen sözler suya yazılmadıysa eğer, gereken adımlar atılmalı. “O sözler öylesine söylendi” denirse ciddiyet ve tutarlılık bitmiş olur. Biz halkların geleceğini kurmaya çalışıyoruz, aydınlık günleri getirmeye çalışıyoruz; bu bir oyun değil. Çizdiysek inşa da etmeliyiz bu binayı.
Kürt halkının, Kürt Hareketi’nin ve Abdullah Öcalan’ın çabalarıyla koşullar değişti, iklim değişti; bunun gereği yapılmalı. Koşulları Öcalan değiştirdi ise onun da koşulları ve konumu değişmelidir. Buna bağlı olarak Barış ve Siyasallaşma Kurulu bir an önce kurulmalı, işler hale getirilmeli.
Gerekenlerin yapılması, barışın toplumsallaşması için demokratik muhalefetin tüm kesimlerinin sorumluluk almasına ihtiyaç var. O nedenle cezaevlerinin önüne gittik. “Söyledik ve ruhumuzu kurtardık” demiyoruz, “benden bu kadar” demiyoruz; süreci halklarımıza anlatmaya devam ediyoruz. Çünkü uzun ve meşakkatli bir yol bu. Her şeye rağmen barıştan yanayız ve umutluyuz. Çünkü mücadele ettik, çünkü birikimlerimiz var, çünkü deneyimliyiz.
İnfaz yasasının keyfi bir şekilde uygulanmasından ötürü cezası bittiği halde hapiste yatanlar var. Hasta tutsaklar aynı şekilde hapiste kalmaya devam ediyor. Bütün toplumun önünde apaçık bir haksızlık olarak yaşandığı halde kayyım uygulaması sona ermiyor. “Ahmetler” görevinin başına geçemiyor maalesef. Bunlara artık bir son verilmesi gerekiyor. Böyle çelişkili bir ilerleyiş söz konusu olamaz.
Ben bu yazıyı yazarken TBMM Genel Kurulu’nda Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Mekke Anlaşması’nın onaylanmasına ilişkin yasa teklifinin birinci maddesi kabul edildi. Anlaşmanın mantığına göre taraflardan birine yönelik saldırı üç ülkeye birden yapılmış sayılacak. Daha da ne isteriz ki? Kendi kendimize gayet sakin otururken ve ülkemizde yeni bir barış sürecini inşa etmeye çalışırken, başka ülkelere bir askerî seferin yolu açılıyor.
Böylesine bir sefer söz konusu olursa, Türkiye başka bir ülkeyle savaşır hale gelirse, içerideki barış sürecinin hali ne olur acaba? Asıl tehlikeli olan konu budur. Biliyoruz ki İran’ın birinci dereceden müttefiki Yemen’dir. Bu anlamda çatışmanın sadece Yemen’le sınırlı kalmayacağı ve akabinde İran’la çatışmanın gündeme geleceğini düşünürsek, tehlikenin düzeyini daha iyi görebiliriz.
Şunu söylemek mümkün: Ülke eğer böyle bir savaş düzeyine sıçrayarak eksen değişikliğine gitmediği sürece, barışı zorlayabiliriz ve kazanabiliriz. Eğer arkasında bu kadar birikmiş mücadele varsa ve daha da mücadele etmeye gücümüz varsa, barış er ya da geç kazanılacaktır.
O nedenle içerideki barışı sağlayabilmek için dışarıdaki barışı korumalıyız.









