- Ermeni, Kürt, Türk, Alevi, mütedeyyin, işçi, akademisyen, kamu emekçisi, sanatçı, Barış Anneleri, üniversite öğrencileri, gibi farklı kimlik, inanç, meslek grubu, siyasi parti ve yapılardan yüzlerce kadın, bu konferansta yan yana geldi
- Uzman çavuş Musa Orhan tarafından tecavüze uğrayarak, ölüme sürüklenen İpek Er’in annesi Hikmet Kılınç, elinde kızının fotoğrafı, saçları ve kıyafetlerini bir isyan bayrağı gibi elinde taşıyarak, konferansta bulunan sembol isimlerden biriydi
- Barış Annesi Nezahat Teke’nin Abdullah Öcalan’ı selamlayarak Kürtçe yaptığı ‘Şimdi salon zamanı değil, şimdi evde televizyonun karşısında oturma zamanı değil. Sokakta olmalıyız’ sözleri barışın inşası için harekete geçme çağrısıydı
Diren Yurtsever
Farklı kimliklerden, inançlardan ve mücadele alanlarından yüzlerce kadın Ankara’da düzenlenen konferansta bir araya geldi. Barışın imkanlarını, eşit yurttaşlığı ve ortak mücadeleyi tartışan kadınlar, barışın yalnızca bir talep değil, mücadeleyle inşa edilmesi gereken bir süreç olduğuna dikkat çekti.
Aralarında gazeteci, siyasetçi, hak savunucusu, sanatçı, aktivist gibi farklı alanlardan 80 kadının çağrısıyla, “Kadınlar Yan Yana Geleceği Konuşuyor/ Em Bi Hev Re Li Ser Pêşerojê Diaxivin” konferansının birinci günü Ankara’da İnşaat Mühendisleri Odası’nda gerçekleştirildi. İstanbul, İzmir, Mersin, Aydın, Hemşin, Amed, Wan gibi Türkiye ve Kürdistan kentlerinden yüzlerce kadın konferansa katıldı. 500 kişilik salonun tamamı doldu. Ermeni, Kürt, Türk, Alevi, mütedeyyin, işçi, akademisyen, kamu emekçisi, sanatçı, Barış Anneleri, üniversite öğrencileri, KHK ile ihraç edilen kadınlar, kadın örgütleri temsilcileri, siyasi parti temsilcileri gibi farklı kimlik, inanç, meslek grubu, siyasi parti ve yapılardan yüzlerce kadın, bu konferansta yan yana geldi.
Annenin isyanı
Bugünlerde beraat edilerek cezasızlık politikasının güncel bir örneği olan uzman çavuş Musa Orhan tarafından tecavüze uğrayarak, ölüme sürüklenen İpek Er’in annesi Hikmet Kılınç, elinde kızının fotoğrafı, saçları ve kıyafetlerini bir isyan bayrağı gibi elinde taşıyarak, konferansta bulunan sembol isimlerden biriydi. 30 yılı aşkın bir süreden sonra cezaevinden tahliye olan kadınlar ve DEM Parti’nin Sêrt’te düzenlediği halk buluşmasında yaptığı konuşma ile gündemleşen Emine Teğin de konferansın sembol isimlerindendi.
Egemen siyasetin toplumu kutuplaştırdığı, ayrıştırdığı bir ortamda bu renklilikte bir yan yana geliş elbette ki önemli ve değerli. Kuşkusuz bu yan yana gelişi oluşturan zemin de Barış ve Demokratik Toplum Süreci oldu. Süreç ile birlikte uzun süredir kadınlar barış gündemi etrafında yeniden güçlü yan yana gelişleri örgütledi. Barış talebi etrafında örülen ortak mücadele, kadınların temas zeminlerini de oluşturdu. Bu temas zeminleri kadınların barışı sadece talep eden değil, inşa edileceğinin sorumluluğunu da gören bir yerden, “Ne yapabiliriz” sorusunu da tartışmaya açan bu konferans bu yönüyle önemli zeminlerden biri oldu.
Barışabilir miyiz?
“Barışı nasıl inşa ederiz” sorusu ile giderek otoriterleşen bu rejimde “Barışabilir miyiz/barışmak mümkün mü” soruları ile kadınların barıştaki rolü konferansın ana tartışma konularından oldu. İktidarın her geçen gün saldırılarını arttırdığı, faşizan uygulamalarını sürdürdüğü, barışa çokta “niyetinin olmadığı” bir yerde barış nasıl olacak ya da mümkün mü? Bir taraftan bu soru sorulurken bir taraftan da devletin/iktidarın uygulamalarının ne olduğuna bakmadan ya da ne hesapladığına bakmadan tam da özne olacak bir yerden bu sürecin, barışı mümkün kılacak koşulları zorlamak açısından bir fırsat olduğuna dönük değerlendirmeler de tartışmaların diğer bir odağı oldu.
Özellikle süreçle bağlantılı olarak eşit yurttaşlık talebini de kapsayan anayasal bir değişikliğe dair devletin bir iradesinin olup olmadığı meselesi de sorgulanan başlıklar arasında yer aldı. Bu konudaki tartışmalarda, konferans çağrıcıları arasında yer alan Özgür Sevgi Göral’ın şu değerlendirmesi oldukça önemliydi: “Anayasa konusunda farklı bir irade var mı, barış sürecinde bir beklentiniz var mı sorusu soruluyor. Kendi adıma beklentim yok eğer biz bunu zorlamazsak… Hiçbir devlet, dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir barış sürecinde herhangi bir gruba özgürlük vermedi, vermeyecek. Biz bunu onlardan beklemiyoruz. Bizim için barış sürecinin altın değerinde olmasının sebebi; devletin şu ya da bu gerekçe ile samimi olup olmadığına dair bir analize dayanmıyor. Biz devleti ve Türkiye toplumunun tamamını buraya çağıran, buna zorlayan politikalar üreteceğimize inandığımız için, yani inşa edeceğimize inandığımız için bence bu süreç bu kadar değerli. Biz bunu zorlayacağız.”
Eşit yurttaşlık talebi
Konferansta, eşit yurttaşlık talebinin kadınlar açısından ne anlama geldiği de tartışmaya açılan önemli başlıklardan biriydi. Özellikle süreçle birlikte Kürtlerin, Alevilerin bir eşit yurttaşlık talebi öne çıkıyor. Peki eşit yurttaşlık yeterli midir? Eşit yurttaşlık kadınlar açısından ne anlama geliyor? Kadınları içine dahil edecek kadar geniş mi? Konferans konuşmacıları arasında yer alan Füsun Üstel, eşit yurttaşlık talebinin arka planında eril normların ve patriyarkal bir düzen ile cinsel sözleşmenin olduğunu, kadınların çeşitli haklarının sınırlandırıldığını, ikili cinsiyet rejiminin dayatıldığı, normal aile düzeninin bir devlet politikası haline geldiği bir düzende, gerekli olanın tek başına eşit yurttaşlık değil; eşit yurttaşlığın yanında hakların da tanınması gerektiğinin altını önemle çizdi.
Mahallemizden çıkabilmek
Yüzlerce kadının katıldığı bu konferansın kadınlar açısından başka bir önemi vardı. Konuşan kadınların hemen hemen çoğunun değindi nokta, bu konferansın birbirini tanımak ve dokunmak adına bir zemin olmasıydı. Herkesin kendi mahallesinden çıkabildiği oranda “ötekiyi” tanıyabildiğini ya da anlayabildiğini deneyimler üzerinden aktarılırken, konuşmacılardan Müslüman Feminist Hidayet Şefkatli Tuksal, bu konudaki deneyimini şöyle aktardı: “Baş örtüsü sorunundan dolayı İHD İstanbul Şubesi’ne gitmiştik. Baş örtüsü meselesinden dolayı da çok üzgündük. Kürtlerin başına ne geldi bilmiyorduk. Sadece terörist olarak dinliyorduk. Çünkü sadece kendi gettomuzda yaşıyorduk. İHD’de gördüğümüz arkadaşla konuştuk sonra. Dedik ki siz niye bu dernektesiniz. O başına gelenleri anlattı, işkence gibi yaşadıklarını anlattı ve çok doğal bir şekilde anlattı. Ve biz utandık. Bu kadar şey yaşanmıştı ve bizim haberimiz yoktu. Bu kadar mücadele eden insanlar daha güçlü, kuvvetli dururken; baş örtülü kadınlar olarak niye bu kadar kendimizi üzgün, ezilmiş hissettik diye üzerine düşündüm. Çünkü devleti kendinden zannediyorsun ve oradan bir ihanete uğruyorsun, ama devleti vakti zamanında yerli yerine oturtmuş insanlar böyle bir şey yaşamıyorlar.”
Salondan sokağa çıkmak
Kadınlar barışı, eşitliği, adaleti konuşurken elbette ki bunun nasıl yapılması gerektiğini de tartıştı. Konferansta açığa çıkan bu güçlü yan yana gelişin sürdürülebilir olması, kalıcı bir mekanizmaya dönüşmesinin önemli olduğu belirtildi. Yan yana gelişlerin daha çoğaltılması ve barışı toplumsallaştırma konusunda farklı modellerin de denenmesi gerektiği tartışmalarda açığa çıkan noktalardan oldu.
Yürütülen tartışmalarda, “bu salonlardan çıkabilecek miyiz, toplumsal bir harekete dönüşebilecek miyiz” soruları ile somut ve pratik ihtiyaçlar belirlenirken; Barış Annesi Nezahat Teke’nin barışın mimarı olarak nitelendirdiği Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ı selamlayarak Kürtçe yaptığı “Şimdi salon zamanı değil, şimdi evde televizyonun karşısında oturma zamanı değil. Dışarıda olmalıyız, sokakta olmalıyız” şeklindeki konuşması tam da bu tartışmayı bir çağrıya dönüştürdü. Bu çağrı, barışın inşası için harekete geçme çağrısıydı.
Hem kendi mahallemizden çıkabilmek hem de salonlardan çıkabilmek özellikle barışın toplumsallaşması açısından önemli bir yerde duruyor. Konferansa Aydın’ın Söke ilçesinden gelen bir kadın aktivistin dediği gibi, “Barış, mevsimlik tarım işçisi kadınlar ile buluşturulursa ancak o zaman toplumsallaşır.”
Toplumsal güçlere eleştiri
Her ne kadar farklı kimliklerin, inançların, örgütlerin, yapıların geniş yer aldığı bir konferans olsa da eksiklikleri de açığa çıkaran bir konferans oldu. Hemşin’den gelen Ermeni bir kadın katılımcı, Doğu Karadeniz halklarının hem Türkiye Sosyalist Hareketi tarafından hem de Kürt Özgürlük Hareketi tarafından görülmediğini, görmezden gelindiği yönünde eleştirisini konferansta dile getirdi. Doğu Karadeniz’de Ermeni, Rum, Laz, Gürcü, Çerkez gibi farklı halkların yaşadığını hatırlatan ve bu halkların temsilcilerinin konferansta yer almadığı eleştirisini yaparken, Karadeniz bölgesinin “milliyetçi bir cepheye” sıkıştırılmasına tepki gösterdi.
Kuşkusuz kadınların tek gündemi barış ve süreç değildi. Her türlü emek sömürüsü, şiddet, nafaka hakkına dönük saldırı, iktidarın aile politikaları, katledilen kadınlar, LGBT +’ların yaşadıkları sorunlar, Dilovası’nda yanarak katledilen kadın işçiler gibi pek çok konu ele alındı, tartışıldı.
Dilek kutusu
Konferansta önemli detaylardan biri de üzerinde, “gelecek için dileklerimiz” yazısının bulunduğu dilek kutusunun olmasıydı. Sahneye konulan bu kutuya kadınlar; barışa, adalete, eşitliğe, demokrasiye dair dileklerini yazıp içine attı.
Ve konferansta açığa çıkan bu güçlü yan yana geliş ve ortak mücadele iradesi gösterdi ki; o dilekler o kutuda kalmayacak. Adalet, barış, demokrasi, eşitlik, özgürlük ve emeğe dair tüm talepleri içeren o talepler kutudan çıkacak; sokaklarda, meydanlarda her alanda bir inşa gücüne dönüşecek.









