AKP Hava Yolları’na bağlı Türkiye “tayyaresi” türbülansta… Pilot kontrolü kaybetmiş. Tayyare irtifa kaybediyor.
Trafik açısından durum böyle.
Siyaset açısından durum ne?
AKP demek artık Erdoğan demek değil. Saray ittifakı da Erdoğan-Bahçeli anlamına gelmiyor. Her iki isim yaşlı. Merdivenden inişe geçmişler ama, artık kendi başlarına inemiyorlar. Onları indirecek olanlar kollarına girmiş. İnmiyorlar. İndiriliyorlar. Bıraktıkları anda düşecekler. Kollarına girenlerin acelesi yok, “zamanı gelmedi” diyorlar.
Merdiveni tırmanmaya kalkan Özgür Özel’in durumu nasıl? İçler acısı. Yürüyen merdivenin yanlış yerinde. Basamaklar aşağıya hareket ediyor, Özel kan ter içinde tırmanmaya çalıştıkça yürüyen merdiven iniş istikametinde birileri tarafından hızlandırılıyor. Biraz daha hızlandırılırsa, kendini yeniden dipte bulacak.
İnenler inemiyor, çıkanlar çıkamıyor.
Bu neyin resmi?
Nâzım hallerini görse “merdivenin resmini çizebilir misin Abidin” derdi. Garibim, nasıl çizsin? İnilemeyen ve çıkılamayan merdiven mi olurmuş.
Bu merdiveni ressam çizemez. Ancak karikatürist çizer. İnenlerin hali ile çıkanların hali artık karikatürün konusu.
Yazının konusu ne?
Yazının konusu merdivenin altında bekleyenler. İnemeyenleri ve çıkamayanları bekleyenler. İnemeyenlerin tepe üstü, çıkamayanların sırtüstü yuvarlanmasını bekleyenler. Kontrolden çıkmış güvenlik bürokratları, danışmanlar ve gözümüz aydın Kocasakallar, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” güfteli, İzmir Marşı besteli zeybek oynayanlar, “maç işaretiyle kurt işareti” arası parmaklarını oynatanlar. İnemeyenlerin ve çıkamayanların iner ve çıkarlarsa “darbe yapacaklarını” ilan eden darbeciler.
Darbe mi? Anıtkabir merdivenlerinden inemeyenler, yürüyen merdivene tersinden binenler darbe yapacak, öyle mi? Müzakere sürecinden darbe çıkaracaklar, Anayasanın dört maddesini değiştirecekler, “ulus devleti” yıkacaklar he mi? Yahu, adamlar merdivenlerden inemiyor, merdivenlerden çıkamıyor. Daha ne olsun? İnemeyenler “bir inersek şu Özel’in icabına bakar saltanatımızı sürdürürüz” dese de, çıkamayanlar “bir çıkarsak erken seçimi kazanır, şu Erdoğan’ı deviririz” dese de ne biri inebiliyor, ne de öteki çıkamıyor.
Benden söylemesi inemeyeni de çıkamayanı da öyle bir indirirler ki, indiklerini bile anlayamazlar.
Şöyle gözünüzü kapayıp sonucu görün: Anıtkabir merdivenlerinden çevik adımlarla basamakları ikişer üçer atlayarak inen Hakan Fidan’ın AKP’nin başına, yürüyen merdivenden “Main Kampf” okuyarak vakarla tırmanan Mansur Yavaş’ın CHP’nin başına geçtiğini tasavvur edin. Bu ikisinin “milli mutabakat” ilan ettiğini farz edin. Ardından birinin başkomutanlığında, diğerinin genelkurmay başkanlığında İran seferine Amerikan ve İsrail alametine binip kıyamete gittiklerini düşünün.
Fenalık geçirirsiniz değil mi?
Geçirirsiniz.
Geçirmemek için ne yapmalısınız?
Sokağa çıkmalısınız.
Kime karşı?
İnemeyen Erdoğan’a ve çıkamayan Özel’e karşı.
Ne için? Merdivenden yuvarlanmaları için mi?
Sakın ha!…
“Biriniz inip ötekinin, diğeriniz çıkıp berikinin işini bitirme kavgasını kesin” demek için. “Ne inecek, ne çıkacak haliniz var. Kozunuzu müzakere sürecinin sonunda, barış ve demokrasi düzleminde paylaşın” demek için. “Aşağıda yuvarlanmanızı bekleyen kurt sürülerine yem olmamanız için”. “Ülkenin diktatörlüğe ve İran savaşına sürüklenmemesi için.” “Ekonomik krizin altında fukara halkın açlıktan, dipçikten, savaştan ölmemesi için.”
Ve her ikisine son defa söyleyin: “Kesin kavgayı, genel af dediğimiz iç barışı ilan edin, siyasi iklimi normalleştirin, Öcalan’ın uzattığı eli tutun ki, merdiven altlarında bekleşenlere hem siz yem olmayın, hem milleti yem etmeyin.”
Yoksa…
Yoksa ne yapılacağını Kürt halkına sorun. O size anlatacaktır.
Bu yazıyı bitirmiştim ki, tepemde dikilip duran Quto “Veysi abe, bana öyle geliy ki, sen Erdoğan’ı kurtarmaya çalışiysin” demez mi?
Nusaybin çocuğudur. Dikkate almak gerekir. Düşündüm.
Quto’nun Nusaybin’deki Hatboyunda Erdoğan’ın polislerinden neler çektiğinin şahidiyim. Erdoğan merdivenden yuvarlandığında bayram edeceğini de biliyorum. Ona dedim ki, “Heval Quto, ben Erdoğan’ı değil, müzakere sürecini Erdoğan-Özel kavgasından korumak istiyorum. Çünkü bu kavgadan ne sana ne bana hayır gelmez. İki yıldır süren bu kavga müzakere sürecini neredeyse tıkanmaya götürmekte. Erdoğan Özel’e saldırıyor, Özel bu saldırı altında giderek en azılı ulusalcıların etkisi altında müzakere sürecinden uzaklaşıyor. İşin daha beteri, Erdoğan rakibini tasfiye etmek için başlattığı darbenin kontrolünü kaybetti. Fon kriziyle birlikte darbe süreci kendi kapısına dayandı.
Durdum. Quto’ya baktım. Nusaybin direniş günlerinden farklıydı. Okula başlamış. Ütülü elbiseleriyle o taş atan çocuk gibi durmuyor.
“Ey Quto dedim, Erdoğan’a taş atmaya, Erdoğan’ın kapısına dayanan darbecilere Agit gibi ayağa kalkmaya hazır mısın?”
Düşündü. Sonra “hazırım hazır olmasına da, lakin müzakere sürecine de sıkmış olur muyum diye korkuyem” dedi.
“Ben de” dedim.
“Sıkmak yerine topla Nusaybinli arkadaşlarını, diye devam ettim, çık alana hem Erdoğan’a hem de Özel’e ‘ben sizin devletinizle barış yapıyorum, siz iki Türk neden kavga ediyorsunuz, kavganızdan yararlanan darbeciler Serok’a, barışa ve demokrasiye karşı harekete geçti, durdurun şu kavgayı, günahlarınızın kefaretini müzakere masasında ödeyin”.
Quto yine itiraz etti:
“Yani Erdoğan bunca suça rağmen yine başımızda mı kaliy?”
“Sana bağlı Quto dedim, müzakere sürecinden demokrasiye ulaş, darbeciler yerine silahsız yoldan Erdoğan’ı sen iktidardan indir”.
Quto düzgün taranmış kafasını kaşıdı ve “Mektep bana iyi gelmiy, Serok Apo’nun silahlı savaşa son verdiğini İstiklal Marşı’nı ezberlerken unutmuşem, serçevan Veysi Abe” dedi ve her zamankinden farklı olarak kapımı usulca kapayıp, uzaklaştı.









