Cumhuriyetin 103. kuruluş yıl dönümünde temel soru şudur: İkinci yüzyıl, tekçi anlayışın farklı biçimlerde yeniden üretilmesiyle mi ilerleyecek, yoksa çoğulcu ve demokratik bir toplumsal sözleşmenin kapısını mı aralayacaktır? İnkârın gölgesinden barış ve demokratik topluma mı evrilecek ?
Bu sorunun yanıtı, geçmişin inkâr ve direniş döngüsünü aşacak bir demokratik iradenin geliştirilmesine bağlıdır. Ortak vatan ve eşit yurttaşlık perspektifi, bu açıdan temel bir çözüm zemini sunmaktadır. Ortak vatan, tek bir kimliğin mülkü değil; farklı halkların, inançların ve kültürlerin eşit ve özgür biçimde yaşadığı ortak yaşam alanıdır.
Demokratik ilkeler ve toplumsal rızalık temelinde değil, tekçilik üzerine inşa edilen ulus-devletlerde farklılıklar çoğu zaman birer tehdit olarak görülmüştür. Egemen kimliğin dışında kalan topluluklar “öteki”, ve “çıban başı” olarak tanımlanmış; böylece toplumsal farklılıklar siyasal iktidarın aşması gereken engeller olarak kodlanmıştır. Bu söylem, yalnızca bir dil meselesi değil, insanı ve toplumu egemenliğin ihtiyaçlarına göre sınıflandıran bir zihniyetin ifadesidir.
Toplumun bir kesimini “çıban başı” olarak tanımlayan zihniyet, aslında kendi anlam dünyasının ve toplumsal meşruiyetinin krizini de açığa vurur. Çünkü farklılıklarla birlikte yaşamayı başaramayan iktidar, varlığını sürekli bir düşman üretimi üzerinden yeniden kurmaya çalışır. Bu durum, toplumu bitmeyen bir kriz, çatışma ve savaş döngüsüne sürüklerken ahlaki ve politik değerleri de aşındırır. Eşitlik, vicdan ve rızalığın yerini itaat, korku ve zor alır.
Cumhuriyet modernitesi, ulus kavramı üzerinden çoklu kültürel, inançsal ve etnik yapıyı tek bir resmî kimlik etrafında biçimlendirmeye yönelmiştir. Bu süreç, yalnızca ortak bir siyasal aidiyet oluşturma girişimi değil, aynı zamanda toplumun tarihsel hafızasını, dilini ve inançlarını yeniden düzenleyen bir toplumsal mühendislik projesidir.
Türkiye’de ulus-devletin tarihsel gelişimi, bu nedenle yalnızca devletin kuruluşuyla değil, farklı kimliklerin merkeze alınması veya dışlanmasıyla da değerlendirilmelidir. Türk-Sünni-Hanefi kimliği etrafında şekillenen resmî ideoloji, makbul vatandaşın sınırlarını belirlerken Kürtler, Aleviler ve diğer kültürel ve inançsal topluluklar farklı dönemlerde inkâr, imha asimilasyon, baskı ve denetim politikalarının hedefi olmuştur.
Oysa toplumun birliği, farklılıkların ortadan kaldırılmasıyla değil, eşitliği ve özgürlüğü güvence altına alınarak kurulabilir.
Egemenliğin sürekliliği ve ötekileştirme devlette devamlılık ilkesi, bazı tarihsel koşullarda yalnızca kurumların değil, egemen sınıfların iktidarlarını korumak için geliştirdikleri yöntemlerin de sürekliliğini ifade eder. Dönemler ve siyasal aktörler değişse bile toplumu makbul ve gayrimeşru kesimler olarak sınıflandıran zihniyet varlığını koruyabilir.
“Eşkıya”, “sergerde”, “zındık”, “dinsiz”, “kâfir”, “mum söndüren” ve “terörist” gibi damgalayıcı ifadeler, farklı tarihsel bağlamlarda toplulukları meşru toplumun dışına itmek için kullanılmıştır. Önce bir kesim tehlikeli veya ahlaken kusurlu ilan edilir, ardından ona yönelik baskılar meşrulaştırılmaya çalışılır. Böylece iktidar yalnızca zor aygıtlarıyla değil, toplumsal algıyı biçimlendirerek de rıza üretir.
Çatışma dönemlerinden sonra başlayan müzakere ve barış arayışları, toplumsal farklılıkların denetim altına alınmasına yönelik politikalarla birlikte de ilerleyebilir. Bu nedenle barışı yalnızca silahların susması olarak değerlendirmek yeterli değildir. Kalıcı barış, çatışmayı üreten siyasal, toplumsal ve ekonomik ilişkilerin demokratik dönüşümünü zorunlu kılar.
Barışın toplumsallaşması; Kürtlerin, Alevilerin, kadınların, emekçilerin, gençlerin ve bütün toplumsal kesimlerin kendi sözünü ve iradesini özgürce ortaya koyabilmesiyle mümkündür. Hiçbir kesimin kendi geleceğini belirlemek için egemen kimliğe benzemeye zorlanmadığı, herkesin eşit haklara sahip olduğu bir demokratik toplumsal sözleşmeye ihtiyaç vardır.
Barış ve Demokratik Toplum perspektifi, bu nedenle çatışmanın sona ermesinden daha geniş bir anlam taşır. Toplumun kendi kendisini demokratik esaslarla örgütlemesini, komünal yaşam değerlerinin güçlenmesini ve insanların ortak geleceğin kurucu özneleri hâline gelmesini ifade eder. Rıza toplumunun tarihsel birikimi, günümüzün eşitlik, özgürlük ve demokratik katılım mücadelesine bu açıdan önemli katkılar sunabilir.
Cumhuriyetin ikinci yüzyılında demokratik çözüm
Kürtlerin kendi dilleri ve kültürleriyle, Alevilerin kendi inançları ve erkânlarıyla, kadınların eşit özneler olarak var olabildiği bir düzen kurulmadan demokratik birlikten söz edilemez. Eşit yurttaşlık, yalnızca söylemde kalmamalı; hukuki güvenceler, özgürlükler ve demokratik katılım mekanizmalarıyla somutlaşmalıdır.
Cumhuriyetin ikinci yüzyılında tarihsel inkâr, direniş ve katliamlarla örülmüş düğümün çözülmesi; geçmişle yüzleşmeyi, farklılıkları tanımayı, toplumsal adaleti ve ekolojik yaşamı esas almayı gerektirir. Tekçilik yerine çoğulculuk, tahakküm yerine rızalık, zor yerine demokratik katılım temel alınmalıdır.
Barışın kalıcılaşması, ortak vatanın eşit yurttaşlık temelinde yeniden anlam kazanması ve demokratik toplumun inşası, bu toprakların çoğul tarihsel hakikatini kabul etmekle mümkündür. Cümle canların eşit ve özgür yaşayabildiği, rızalığın toplumsal yaşamın ölçütü hâline geldiği bir düzen, hem Cumhuriyetin tarihsel sorunlarını aşmanın hem de yeni bir yaşamı birlikte kurmanın yoludur. Barış, bu yolun başlangıcı olduğu kadar, birlikte kuracağımız yaşamın en büyük cem erkânıdır.









