Son günlerde barış ve demokratik toplum sürecini ilgilendiren önemli gelişmeler yaşanmıştır. İsrail- ABD seçimleri, Güney Kürtdistan’daki gelişmeler, Azerbaycan ile Türk devleti arasında yaşanan kriz, İzmir, İstanbul baro seçimleri ve fon yolsuzluğu gibi birçok gelişme, süreci etkileme özelliğine sahiptir.
Bunların içinde Sayın Öcalan’ın daha uygun koşullarda çalışabileceği bir eve taşınmış olması, sürecin ilerlediği anlamına gelebilecek önemli bir gelişmedir. Ancak bu gelişme, tek başına, barış ve demokratik toplum süreci kapsamında devlete duyulan güvensizliği ortadan kaldırmamaktadır. Çünkü mevcut toplumsal atmosfer, barışa ve demokrasiye destek veren bir atmosfer değildir. Tam tersine verili toplumsal atmosfer, güvensizliği büyütmekte, barışın ve demokrasinin gerçekleşmesi umudunu zayıflatmaktadır.
Bu gerçeği en çıplak haliyle, İzmir ve İstanbul baro seçimleri göstermiştir. Her seçim kültürel, siyasal ve sosyal bir tercihi ifade etmektedir. Baro seçimlerden de bir tercih ortaya konmuştur.
İzmir ve İstanbul barolarının ırkçılar tarafından kazanılması, barış ve demokratikleşme sürecine karşı bir tutum olarak şekillenmiştir. Daha önemlisi bu seçim sonuçları, Kürt düşmanlığının ve demokrasi karşıtlığının toplumun önemli bir kesimini etkilediğini ortaya koymuştur. Böylece toplumsal atmosferin barışa ve demokrasiye karşı bir noktaya geldiği tespit edilmiştir. Zaten Ümit Kocasakal da bu olgunun rahatlığıyla Kürt ve demokrasi düşmanlığını ukala bir pervasızlıkla ifade etmiştir.
Toplumsal atmosfer neden bu hale gelmiş veya getirilmiştir? Hemen belirtilmelidir ki bu ırkçı ve gerici atmosfer, bilinmez bir güç tarafından yaratılmadığı gibi kendiliğinden bu hale gelmemiştir.
Toplumsal atmosferin barışa ve demokratikleşmeye aykırı bir biçimde şekillenmesinin tek sorumlusu, AKP /MHP ikilisinin iktidarıdır.
Devletin, “terörsüz Türkiye” tanımını topluma dayatması; Kürt sorunundan hiç söz etmemesi; süreci silah bırakmaya indirgemesi ve bunu da MGK’ye bağlaması, toplumsal atmosferin gericilik ve ırkçılık üzerinde şekillenmesini sağlamıştır.
Devletin bu yaklaşımında güç alan ırkçılar, toplumun her tarafından etkili olmaya başlamışlardır. Bugün barolarda ırkçıların seçimleri kazanmalarını sağlayan sonuç, iktidarın bu yaklaşımından kaynaklanmıştır.
Esasında devlete hakim olan blok, barışı, demokratikleşmeyi, Kürtlerin haklarının verilmesini ve çözümün gerektirdiği adımların atılmasını istememektedir.
Buna karşın Erdoğan ve Bahçeli, sürece ilişkin her konuşmalarında, “Kürt inkarını ortadan kaldırdık” diye böbürlenmekte ve Kürtlerin başka bir şey istememesini dayatmaktadırlar.
Halbuki Kürtlerin varlığının inkâr edilememesi, Kürtlerin büyük bedeller vererek elde ettikleri bir haktır. Devlet yetkilileri, “Kürtlerin inkarını ortada kaldırdık” diyerek hem ödenen büyük bedellere saygısızlık yapmakta hem elde edilen bir hakkı gasp etmekte hem de yalan söylemektedirler.
Öte yandan Kürtlerin varlığını kabul etmek, haklarının verilmesini zorunlu kılar. Mevcut durumda ise Kürtlerin hiçbir hakkı verilmemektedir. Bu sebeple “Kürtlerin varlığını kabul ettik” demek, sorunu çözmemekte, Kürtlerin beklentilerini karşılamamaktadır.
Devletin bir yandan sürecin ilerlemesini istediğini söylemesi diğer yandan süreci engelleyen ırkçı- gerici toplumsal atmosferin oluşmasına katkı sunması, paradoks gibi görünebilir. Ama öyle değildir.
Devlet, toplumda ırkçılığı geliştirerek sürece karşı bir kamuoyu oluşturmak istemektedirler. Bunun için barolar gibi toplumsal etki gücü fazla olan kurumlardan yararlanmaya çalışmaktadırlar. Devlet, bu yolla elde ettiği barış ve demokrasi karşıtı atmosferin varlığını, Kürt siyasetine karşı pazarlık aracı olarak kullanacaktır.
Devlet, “Kürt kimliğinin tanınmasına, ana dilde eğitime, yerel yönetimlerin özerkliğine, toplumun hassasiyetleri el vermiyor, o nedenle bu hakların hiç birisini kabul edemiyoruz” diyecektir. Devamında devlet, “benim çözümümü kabul etmezseniz en azılı ırkçılarla baş başa kalacaksınız” diye tehdit ederek pazarlığı lehine sonuçlandırmak isteyecektir.
Toplumsal atmosferin ırkçılıkla zehirlendiği, yolsuzluğun en üst perdede seyrettiği bu koşullarda, barışa ve demokrasiye hava gibi, su gibi ihtiyaç bulunmaktadır. Ancak devlet aynı koşulları barışın ve demokratik toplumun gerçekleşmesinin önüne engel olarak koymaktadır.
Kürtler, bu tuzağa düşmeyeceklerini, yaptıkları açıklamalarla defalarca ortaya koymuşlardır. Ayrıca barıştan ve demokrasiden ısrar etmelerinin güçsüzlüklerinden değil, toplumsal değerlere bağlılıklarından kaynaklandığını ifade etmişlerdir.
Özetle baro seçimlerinin sonucu AKP/MHP ikilisinin ön göremediği bir sonuç değil, önünü açtığı bir sonuç olarak gerçekleştirilmiştir. Bilumum gericiler ve ırkçılar, zihniyet olarak, Kürtlere karşı ittifak yapmışlar ve demokrasinin ve barışın gerçekleşmesini engelleyen bu sonucu elde etmişlerdir.
Buna karşın toplumsal atmosferin barışa ve demokrasiye göre şekillendirilmesi için bütün kesimlerin ellerinde geleni yapması gerekiyor. Kürtlerin yaptığı gibi, kapı- kapı sokak-sokak çalışarak, toplumun sürece dahil olmasını sağlamak herkesin görevi ve sorumluluğudur.









